DiniErk
DiniErk



Ömrü boyunca rivayetlere göre kırk veya elli beş sefer hacca giden İmam-ı Azam, gecelerini neredeyse tamamen ibadetle ihya ediyordu.

Kur’an-ı Kerim okumak konusunda da büyük bir iştiyakı vardı.

Bazı geceler iki rekâtta bir hatim indirdiği, Ramazan-ı şerifte defalarca Kur’an-ı Kerîm’i hatmettiği rivayet olunmuştur.

Kur’an okurken yüksek sesle ağlardı. Bir gece, namazda;

فَمَنَّ اللّٰهُ عَلَيْنَا وَوَقٰينَا عَذَابَ السَّمُومِ“ 

Allah bize lütfetti de bizi vücudun içine işleyen azaptan korudu.” (et-Tûr, 27) ayetine gelince, rikkate gelmiş ve müezzin sabah ezanını okuyana kadar, ağlaya ağlaya bu ayeti tekrarlamıştı.

Yine bir gece, namazda;

بَلِ السَّاعَةُ مَوْعِدُهُمْوَالسَّاعَةُ اَدْهٰى وَاَمَرُّ“ 

Bilâkis kıyamet onlara vadeliden asıl saattir ve o saat daha belâlı ve daha acıdır.” (el-Kamer, 46) ayetiyle aynı şekilde gözyaşlarıyla sabahlamıştı.

İbadet onun için bir inşirah ve lezzet vesilesiydi. 

Fıkhî bir mesele düğümlendiğinde, nakil ve akıl kifayet etmediğinde; “Bu meselenin çözülememesi Ebu Hanife’nin işlediği bir günahtan dolayıdır.” der, hemen istiğfar eder, kalkar abdestini tazeler, huşû ve huzur ile iki rekât namaz kılardı. 

Mesele çözülüverirdi. İmam-ı Azam; halka fetva verirken, dinimizin kolaylık ve genişlik prensipleriyle hareket ederdi. 

Kendi nefsi için ise takvayı tercih ediyordu. 

Onun takva ve verâ yani haramdan kaçınma konusunda sayısız menkıbesi bizlere ulaşmaktadır.

Bir defasında elbisesindeki çok ufak bir kiri temizlerken kendisini görenler sordular:

“–Ya İmam! Verdiğiniz fetvaya göre şu ufacık leke namaza mâni bir kir değil; ne diye zahmet çekip onu gidermeye çalışıyorsunuz?”

Hazret-i İmam şöyle buyurdu:

 “–O fetva, bu takva!..” 

İmam-ı Azam –rahmetullâhi aleyh-, bunu hakikî ilim adamlığının bir icabı görerek şöyle diyordu: 

 “Âlim; kendisini, halka söylediğinden daha fazlasıyla mesul tutmaya muhtaçtır.

”İMAM-I AZAM’IN KUL HAKKINA RİAYETİ 

İmam-ı Azam, Şiddetli güneş altında olduğu hâlde, kendisine borcu olan bir şahsın duvarının gölgesi altına girmemiş, alacaklısının evinin duvarından istifade etmeyi bir nevi fâiz olarak telâkki etmişti. 

Hâlbuki böyle yapmayı fıkhen vacip görmüyordu.

Yine Kafe’nin koyunları arasına gasp edilmiş bir koyunun karıştığını öğrenince, bir koyunun ömrü olan yedi yıl boyunca koyun eti yemedi. O, bu titizliğini vasiyetiyle bile sürdürdü. Gasp edilerek mezarlık yapılan Hayzuran Kabristanı’na değil; onun olan tarafına yanı helâl toprağa defnedilmesini vasiyet etti.

BEN ÖNCE NEFSİMİ TEMİZLEYEREK İŞE BAŞLAYAYIM

Rivayet edildiğine göre İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri’nin bir Mecusi’de malı vardı. Onu istemek üzere Mecusi’nin evine gitti. 

Evin kapısına geldiği sırada, ayakkabısına bir pislik bulaştı, onu gidermek için, ayakkabısını silkeledi. Fakat pislik, gidip Mecusi’nin duvarına yapıştı. 
İmam, ne yapacağını bilemedi. Çünkü eğer kiri gidermek için kazısa, duvarın sıvasına zarar gelecekti. Bıraksa, duvarını kirlettiği için kul hakkına girmiş olacaktı. Ne yapacağını, duvarın sahibi olan Mecusi’ye sormaya karar verdi, kapıyı çaldı. 

Kapıyı açan hizmetçiye; 

“–Efendine, Ebu Hanife kapıda bekliyor, diye haber ver!” dedi.

Adam kapıya çıktı ve malını isteyeceğini zannederek Ebu Hanife Hazretleri’nden özür dilemeye başladı. 

İmam-ı Azam –rahmetullâhi aleyh- ise; 

“−Şu anda bu önemli değil.” dedi ve duvarın durumunu anlatarak sordu: 

“−Söyle, bu duvarı nasıl temizleyebilirim?”

Bu ulvî hassasiyet ve alicenaplık karşısında duygulanan Mecusi;“–Ben önce nefsimi temizleyerek işe başlayayım!” dedi ve o anda Müslüman oldu.

Şahsî hayatında böyle yüksek bir azimet ve takva hayatı yaşayan Ebu Hanife –rahmetullâhi aleyh-; fetva verme, imam olma yani önden gitme mesuliyetini de hakkıyla müdrik idi

Yorumunuzu yazın

Daha yeni Daha eski


Sponsor