DiniErk






1948 yılında hacca gitmek serbest bırakılmıştı. Fakat gitmek kolay değildi.

Abdurrahman Gürses Hocaefendi, hacca gitmek için yanıp tutuşur fakat, imkan bulamaz. Tam bu sırada Hocaefendi’ye cemaatinden biri: "Hafız'ım, hacca götürsek gider misim?" diye sorar. O da, "evet giderim" der. Deniz yoluyla giderler. O zamanlar hac yolculuğu aylarca sürmektedir. Hocaeendi’yi hacca götüren zat yol boyunca ve hac esnasında; "Hafızım gel Kur'an oku, hafızım gel, hafızım git, hafızım yat, hafızım kalk" der, gelene söyler, "bu benim hafızım" der. Hocaefendi müthiş sıkılır. Bir şey söylemez.

Evini satar

İstanbul'a gelince Halıcılar caddesinde iki katlı evi varmış, hemen emlakçıya gider: "Şu evi satar mısın" der. O da: "satarım" deyince, "Hemen sat" der, parasını alıp doğru kendisini hacca götüren zata gider. O yine; "gel hafızım, gel" der. Hocaefendi: "Sebebi ziyaretim şu: Hacca gittiğimiz için bana soruyorlar: Gidiş geliş ve oradaki masraflar dahil, hac kaça mal oluyor, diye ben de cevap veremiyorum. Onun için bunu zat-ı âlinizden öğrenmeye geldim" der. O da o günkü harcanan miktar ne ise söyler. Bunun üzerine Hocaefendi: "Parayı masanın üzerine bırakır, ben ne senin hafızınım ne de başkasının hafızıyım, okuduğum aşr-ı şerifleri de kendi geçmişlerimin ruhuna bağışladım, al paranı!" der, çıkıp gider.

Hocaefendi, işte böyle şahsiyetini korumakta son derece hassas bir yaratılışa sahipti.

Hocamızın ruhunun şâd olması ve meslektaşları içerisinde emsallerinin çoğalması niyazıyla.

Yorumunuzu yazın

Daha yeni Daha eski

Sponsor



Sponsor