DiniErk





Müeyyedzade Camii, acıklı bir olayın kahramanının adını taşıyan bir camidir. Garip birşekilde doğan caminin banisi kadar caminin ömrüde gariptir

İstanbul'un Beyoğlu ilçesinde Müeyyetzade Yazıcı Mehmet Efendi tarafından 16. yüzyıllarında yaptırılmış olan cami çeşitli ihmaller sebebiyle kapanmış, uzun yıllar dört duvar halinde kalmış, sonraları odun deposu ve kereste atölyesi olarak kullanılmış, bugün ise meyhanelerin arasında kalmış bir camidir.

dıktan sonra 1950 yılında Cemalettin Lokman CANKURTARAN önderliğinde kurulan cemiyet tarafından, mahalle sakinleri ve esnafın yardımıyla yeniden ihya edilerek ibadete açılmıştır. Cami küçük bir bina olmakla beraber, yan sokaktaki cephesi taş ve tuğlalarla örgüsü bakımından Türk san’atının klasik dönemine işaret etmektedir.

Ancak son yıllarda yapılan müdaheleler nedeniyle, esas binada ve minare gövdesindeki orijinal örnekleri kaybolmuştur.

Cami 350m2 toplam arsa üzerine inşa edilmiş, tek şerefeli bir minaresi vardır.
Caminin avlusunun üzeri kapatılarak son cemaat mahalli haline getirilmiştir.
Caminin sağ tarafından duvarına yapışık (1.990/1582) olan Müeeyyedzade Yazıcı Mehmet Efendi’nin kabri bulunmaktadır.
Bir İmam Hatip ve bir Müezzin Kayyımın görev yaptığı caminin görevli lojmanı, abdest alma yeri ve bayanların namaz kılacağı yer mevcuttur.
Caminin girişindeki avlu kazılarak altına şadırvan ve tuvaletler yapılmıştır.

Müeyyedzade Camii, İstanbul'un Beyoğlu ilçesi, Galibdede Caddesi, No:125 Kuledibi semtinde bulunmaktadır.

Kuledibi’nde kendi adını taşıyan bir cami yaptıran Müeyyetzade Efendi’nin hikayesi ilginçtir.

Şişhane Metro İstasyonu’ndan çıkınca Kasımpaşa’ya doğru aşağı inerken, sağda tek başına duran bir türbe ile karşılaşırsınız. Bu yapı Lohusa Hatun Türbesi’dir. İstanbul’da nasıl ki her türbenin, her tarihi yapının bir hikayesi varsa Lohusa Hatun’un da bir öyküsü var. 

Rahime Hatun veya Saliha Hatun Türbesi olarak da bilinen yapı halk arasındaki Lohusa Sultan Türbesi olarak anılır. Tarihi yapı Osmanlı döneminde çocuğu olmayan kadınların en çok uğradığı türbelerden biriydi. Evliya Çelebi de Seyahatname adlı eserinde türbenin hikayesine yer verir. Çelebi’nin anlattığına göre, 1596’da Sultan 3. Mehmed sefere çıktığında eşi hamile olan bir asker de savaşa çağrılır. Bu asker Lohusa Hatun’un eşidir ve Sultan 3. Mehmed’in Eğri Seferi’nde görev alır. Fakat o esnada hamile olan eşinin doğumu da bir hayli yaklaşır.

SEFER ÖNCESİ DUA 
Bununla beraber Allah yolunda cihadı her şeyin üstünde tutan cengâver baba, sefer hazırlıklarını tedarik eder. Hanımıyla helalleşir. Savaştan döndüğünde ise eşinin birkaç gün önce öldüğünü öğrenir. Üzüntüyle mezarın başına gider, ancak içinde bir umut vardır. Zira sefere giderken Allah’a şöyle dua etmiştir: “Senin yolunda gazaya gidiyorum. Malumundur ki ‘sen’den başka kimsem yok! İlahi! Şu vefakar ve çilekeş hanımımdan doğacak olan evladımı sana emanet ediyorum. Lütuf ve kereminle onu muhafaza eyle!” 

MUCİZE BEBEK
Lohusa Hatun’un eşi, ziyareti esnasında mezardan bebek sesi duyar. Çocuğun yaşadığı anlaşılır ve mezar açılır. Rivayete göre küçük bebek ölü annesini emerken bulunur. Padişah Sultan 3. Mehmed bu hikayeyi duyunca çocuğun bakımını üstlenir, saraya aldırır. Bu çocuk Osmanlı’ya büyük hizmetlerde bulunan bir devlet adamı olur ve Müeyyetzade olarak anılır. Müeyyetzade ölüden doğan anlamına gelir. 

CAMİ YAPTIRDI
Lohusa Hatun’un oğlu Müeyyetzade Yazıcı Mehmet Efendi de bu hatıraya saygı ifadesi olarak bir cami yaptırır. Müeyyetzade Camii, İstanbul’un Beyoğlu Kuledibi semtinde bulunur.

TÜRBE HALİNE GELDİ 
Lohusa Hatun’un mezarı, padişahın emriyle türbeye dönüştürülür. Zamanla burası küçük bir mezarlık haline gelir. Hatta burada Evliya Çelebi’nin babası ve dedesinin gömülü olduğu aile sofası da bulunuyordu. Bu mezarlığın bir ucu Galata Mevlevihanesi girişine kadar dayanıyordu. Rahime Hatun veya Saliha Hatun Türbesi olarak da bilinen ama halk arasındaki yaygın adı Lohusa Sultan Türbesi olan yapı, batıl inançlı insanlar tarafından, çocuğu olmayan kadınlara şifa adresi olarak gösteriliyor. Buraya gelip dua edenlerin kısırlığını aşacağı ve çocuk sahibi olacaklarına inanılıyor.

İstanbul Ajansı’ndan Hande Koçyiğit, türbeye dair rivayetler hakkında şu bilgileri veriyor:

İstanbul'un en gizemli türbelerinden olan Lohusa Sultan Türbesi, Şişhane'de, yol kenarında kare planlı, göz alıcı taş işçiliği ve kubbeli mimarisiyle dikkat çekiyor. Muntazam işlenmiş taş ve tuğla dizileri halindeki kare biçimli binanın üstünü küçük bir kubbe örter, binanın bir duvarında kapı, diğer 3 duvarında ise birer pencere yer alır. Evvelce Küçük Mezaristan denilen kabristanın içinde bulunan türbe, 1940’lı yıllarda Şişhane'nin yol ve park olarak düzenlenmesi sırasında Evliya Çelebi’ye ait olduğu sanılarak yıkılmadan bırakılmış ve ufak bir de tamir görmüştür.

Rahime Hatun veya Saliha Hatun Türbesi olarak da bilinen ama halk arasındaki yaygın adı Lohusa Sultan Türbesi olan yapı, batıl inançlı insanlar tarafından, çocuğu olmayan kadınlara şifa adresi olarak gösteriliyor. Buraya gelip dua edenlerin kısırlığını aşacağı ve çocuk sahibi olacaklarına inanılıyor.
Türbenin efsanesi Evliya Çelebi'nin ünlü eseri Seyahatname'de yansımış. Evliya Çelebi, Seyahatnâme'nin 1. cildinin 424. sayfasında, burada yatan kişi hakkındaki efsane nakleder.

Evliya Çelebi’nin anlatımıyla ölüden doğan bebek efsanesi
Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesine yansıyan rivayete göre 1596’da Sultan 3. Mehmed, sefere çıktığında eşi hamile olan bir asker de savaşa çağrılır. Asker, savaştan döndüğünde eşinin birkaç gün önce öldüğünü öğrenir ve üzüntüyle mezarın başına gider. Ziyareti esnasında mezardan bebek sesi duyar. Çocuğun yaşadığı anlaşılır ve mezar açılır. Rivayete göre küçük bebek ölü annesini emerken bulunur. annesi Lohusa Sultan olarak evliyalaştırılır ve çocuk da büyüyünce ünlü bir alim olur.

Tarihi dayanağı olmayan bir başka efsaneye göre ise benzer olay 1647’de gerçekleşir ve Lohusa Sultan, padişah kızıdır. Bu rivayete göre İstanbul’un büyük camilerinden birinde yüzünün ve sesinin güzelliği ile tanınan bir hoca varmış. Bu hoca kendisine hayran olan kızlarla ilgilenmez camideki görevi dışında başka hiçbir şey ile ilgilenmezmiş. Günlerden bir gün hoca dünyaya küsmüş, yüzü solmaya, sesi kaybolmaya başlamış. Annesi oğlunun bu sıkıntısının ne olduğunu anlamak için hocaya ısrarlarda bulunmaya başlamış. Sonunda hoca dayanamayarak padişahın kızını sevdiğini ve onunla evlenmek istediğini söylemiş. Annesi de padişahın fakir bir aileye kız vermeyeceğini söylemiş. Ancak hoca kızın gönlünün de kendisinde olduğunu, verdiği vaazlar sırasında görüp tanıdığını söylemiş. Annenin yüreği dayanamamış ve padişahtan kızını istemek üzere saraya gitmiş. Padişahın huzuruna çıkmış ve ezile büzüle kızını istemiş. Padişah hiddetlenmiş ve “Koskoca padişah kızını sen ne cüretle oğluna istersin” demiş. Ancak bir taraftan da kızının yemek içmekten kesilmesinin, sararıp solmasının nedenini öğrenmiş. Hocanın annesi padişahın ayaklarına kapanıp yalvarmış, bunun üzerine padişah da dokuz katır yükü altın getirirse kızını vereceğini söylemiş.

Hocanın annesi eve dönmüş, olanları oğluna anlatmış ve bu sevdadan vazgeçmesini söylemiş. Bunun üzerine hoca eline kazma ve küreği alarak bahçeye çıkmış, başlamış kazmaya. Kazdığı yerden çıkan toprakları çuvallara doldurup ağızlarını bağlamış, sonra da annesini yanına alarak çuvallarla padişahın huzuruna çıkmış. Hoca padişahın huzurunda çuvalları açmış ve çuvalların içerisinden altınlar dökülmüş. Padişah sözünden dönmemiş; “Kızımı sana vereceğim ama sen bana evlat acısı tattırdın. Allah da sana evlat vermesin” diyerek dua etmiş. Bundan sonra hoca ile padişahın kızı evlenmiş ancak, çocukları olmamış.

Günlerden bir gün hoca Hacca eşi ile birlikte gitmeye karar vermiş, Medine’ye vardığında eşi hastalanmış ve doktorlardan hamile olduğunu öğrenmiş. Hoca ve Sultan doktorların tavsiye etmemesine rağmen İstanbul’a dönmek için yola çıkmışlar. Sultan yolda iyice fenalaşmış ve İstanbul’a geldiklerinde bugünkü türbenin bulunduğu yerde 1647 yılında ölmüş. Hoca sultanın ölümüne çok üzülmüş ve mezarı üzerine bir türbe yaptırmış, türbeyi her gün ziyaret etmiş. Sultanın ölümünden dört beş ay sonra mezardan bir bebek sesi geldiği duyulmuş. Bunun üzerine mezar açılmış ve bir erkek çocuğunun sultanın memesini emdiğini görmüşler. Bunun üzerine sultanın evliya olduğuna inanmışlar ve bu türbeye Lohusa Sultan ismini vermişlerdir. Günümüzde bu türbeyi çocuğu olmayan kadınlar ziyaret etmektedirler.

Kitabeye göre olay hicri 1057'de gerçekleşir
Türbe önündeki kitabe’ye göre; Lohusa Sultan hicri 1057 (miladi 1647) yılında vefat etmiştir. Hayatıyla ilgili kesin bilgi yoktur.

Bir rivayete göre Lohusa Sultan padişah kızıdır ve “güzel hoca” diye bilinen bir hoca ile babasının isteği üzerine evlenir. Uzun bir aradan sonra bir hac ziyaretinde hamile olduğunu öğrenen Lohusa Sultan, İstanbul’a varamadan fenalaşır ve vefat eder. Duruma çok üzülen güzel hoca, eşinin üzerine türbe yaptırır. Mezarı sık sık ziyaret eder. Aradan 4-5 ay geçtikten sonra türbe içinden bir bebek sesi geldiğini duyan güzel hoca dayanamayıp mezarı açar ve çok güzel bir bebekle karşılaşmıştır. Annesinin de tazeliğini koruduğunu ve bebeğin annesinden süt emdiğini gören İstanbullular, bu durumdan çok etkilenerek zata “Lohusa Sultan” adını takmıştır. Bu olaydan sonra türbe, çocuğu olmayan kadınların ziyaretgahı haline gelmiş ve uzun süre bu adet devam ettirilmiştir. Annesinden süt emen çocuğun ise büyüyünce “Meyyitzade” lakabıyla Osmanlı kademelerinde görev aldığı yine rivayeten günümüze ulaşmıştır.

Kim bu Meyyitzade?
Her iki efsanede de çocuğa “ölüden doğan” anlamına gelen meyyitzade adı verilir ve çocuk ünlü bir alim olur.
Evliya Çelebi; türbenin XVII. yüzyılın başlarında I. Ahmed zamanında yapıldığını bildirir. Ancak bugün duran türbenin, Evliya Çelebi tarafından efsanesi anlatılanla aynı olup olmadığı kesin olarak belli değildir. Türbenin batı cephesindeki penceresi üstünde “Merhum Kâtib Mehmed Çelebi” ibaresi ve 941 (1534-35) tarihi görülür. İçerideki mezar taşı Hümâ bint Havvâ’ya ait olup 943 (1536-37) tarihini taşır. Güney cephesindeki pencere üstünde mevcut kitâbede ise Sâliha Hatun adı ve 1097 (1685-86) tarihi okunur.
Lohusa Sultan Türbesi gerçekte kime ait? Meyyitzade denilen ölüden doğan bir alim gerçekten var mı? Bu soruların kesin cevabı yok. Tarihi kayıtlarda alimden hiç bahsedilmiyor. Böyle bir alim varsa burada yatıyor olmalıydı. Burada yatan Kâtib Mehmed Çelebi meyyitzade olabilir mi? Efsaneye göre olamaz, Çünkü İstanbul’da 1940’lı yıllardaki imar uygulamaları sırasında Lohusa Sultan Türbesi, Evliya Çelebi’nin sanılarak yıkılmamış ama türbe içindeki kitabelere bakıldığında Evliya Çelebi’ye ait olmadığı anlaşılıyor.
Türbe içinde 1686 yılında vefat eden Lohusa Sultan'ın mezarı dışında, 1537‘de vefat eden Hüma Bint Havva isimli bir kadının sandukası bulunuyor. Üçüncü tabut ise 1535 yılında vefat eden Katip Mehmet Çelebi’ye ait.

Müeyyed halk arasında zamanla Meyyit olup çıkmış
“Müeyyetzade” ve “Meyyitzade” benzerliği efsaneye mi neden oldu? Görünüşe bakılırsa bu sorunun cevabı evet.
Eski adıyla Pera Mezarlığı olan türbenin bulunduğu yer, Galata Mevlevihanesi’ne kadar uzanıyor. Galata Mevlevihanesi’nin 20-30 metre ötesinde banisi Katip Mehmet Efendi olan, “Müeyyetzade Cami”nin yapım yılıyla ve türbede yatan kişinin yaşadığı yılları örtüşüyor. Müeyyet ya da Müeyyed Osmanlıca sözlüklerde, "Te'yid edilmiş. Doğrulanmış. Kuvvetlendirilmiş. Sağlam. Sağlamlaştırılmış. Tekzib edilmemiş. Yardım görmüş" anlamlarına geliyor
Bu da telaffuzu zor olan “Müeyyetzade” isminin zamanla “Meyyitzade” ye dönüşerek efsane olabileceği iddialarını kuvvetlendiriyor.

Çözülmesi gereken muamma
Fakat, caminin sağ tarafından duvarına yapışık (1.990/1582) olan Müeeyyedzade Yazıcı Mehmet Efendi’nin kabri de bulunmaktadır. Burada yatan kişi Katip Mehmet Efendi ise diğer türbede yatan Katip Mehmet Efendi kimdir? İki ayrı Katip Mehmet Efendi mi vardır? İkisi arasında akrabalık olabilir mi?

Yorumunuzu yazın

Daha yeni Daha eski

Sponsor



Sponsor