DiniErk





Yıl 1982, Bir takım sıkıntılar yanında kadro sıkıntısının da son safhada olduğu bir dönem... İhtiyaca cevap vermek için her gün bir yenisi açılan camilerde kadro sıkıntısı... İl Müftüleri toplantısında talimat veriliyor:

- Cemaati olmayan, ihtiyaç bulunmayan yerlerdeki kadroları bildirin de, ihtiyaç olan yerlerde kullanalım.
Bunun üzerine bütün il ve ilçelerde hızlı bir çalışma başlıyor. Camisi olmayıp da kadrosu olan yerlerle, camisi olduğu halde cemaati olmayan yerler tesbit ediliyor ve bu tesbitleri posta, süratle Ankara’ya taşıyor.
Bir tarafta bu faaliyetler sürerken, Ankara’da Başkanlık merkezinde, Diyanet İşleri Başkanlığından burs alarak mezun olan İmam-Hatip Lisesi mezunu imam hatipler kura çekiyorlar:
- Yozgat İli Çayıralan İlçesi Gülderesi Köyü!...
Amasya İmam-Hatip Lisesi mezunu, 17 yaşındaki genç İmam-Hatip, belki de sırasının gelmiş olması ile rahatlamış... Bu arada kendisine tembih etmişler, memur olmak için 18 yaşında olmak gerek. .. "Senin yaşın küçük, mecburi hizmetin de var. Onun için gidip mahkemeden bir "kaza-i rüşt" karan alacaksın."
Mustafa Yılmaz adlı genç imam, hâkim karşısına dikilmiş ve karan almış, sonra da ver elini Gülderesi Köyü...
Gülderesi, beş bektaşî-alevî köyünün ortasında, 60 hane, küçük bir köy... Köylüler fakir insanlar... Şu Almanya işi çıkınca köyün gidebileni Almanya’ya gitmiş. Küçük, bakımsız, basık bir mescidi var. Muhtann babası biraz hocalık, biraz da dedelik biliyor. Hacca da gidip gelmiş. Muhtar ve babası, imamı güler yüzle karşılamışlar ve ilâve olarak da:
- Evlâdım, burası bizim misafir odamız. Bu oda senin, burada kal; ye, iç, ezanı oku, namazını kıl, diyerek büyük bir misafirperverlik göstermişler.
Aradan on gün kadar geçmiş. Geçmiş ama, ne camiye gelen, ne de ilgilenen varmış. Cami bakımsız, basit bir toprak yapı. Hatta can sıkıntısından ezan okunmadığı vakitler bile olmuş. İmamın tek arkadaşı köyün öğretmeni. Onlardan da camiye gelen pek yok. Sadece imam okula gidiyormuş. İmam, bir gün muhtara köylülerle konuşmak istediğini söylüyor. Muhtar da:
- Evlâdım, köylü demek ben demektir. Ne istiyorsan, ne derdin varsa bana söyle diye tutturduysa da imam, olmaz köylülerle konuşacağım, demiş.
Muhtarın direnmesi karşısında da:
- Eğer Ehl-i Beyt’i seviyorsan, köylüleri topla, onlarla konuşacağım! diyor. Tabi işin içine "Ehl-1 Beyt" sevgisi girince akan sular duruyor ve köylüler muhtarın evinde toplanıyorlar. İmam ayağa kalkıyor ve konuşmaya başlıyor:
- Sevdiğinizin başı için, Hz.Ali ve "Ehl-i Beyt" hakkı için doğruyu söyleyin!
- Peki, diyorlar: Söyle oğlum, ne diyorsun, diyenler de çıkıyor.
İmam:
- Ben yarın Çayıralan’a ilçeye gideceğim. Müftü Efendiyle konuşacağım. Onunla konuşmadan önce sizinle konuşmak istedim. Ben bu köyün imamıyım. Tanımayan varsa tanısın!
- Tamam evlâdım, tanıyoruz. Hele söyle bakalım, sesleri...
imam devam ediyor:
- Yarın Müftü Efendiye varıp, diyeceğim ki, Müftü Efendi, beni yanlış bir yere göndermişsin. On-beş gündür köydeyim, gelip giden olmadı. Beni bir müslüman köyüne gönder, eğer gelip geçen olursa o köye de başka bir dinden din adamı gitsin, diyeceğim. Fakat önce sizinle konuşmak istedim.
- Eeee! sesleri ve kelimelere dökülemeyen hayret belirtileri!...
- Ben Allah’ın bir tek olduğuna inanıyorum, içinizde Allah iki veya yok diyen veya inanmıyan var mı?
- Tövbe haşaa! Bu ne biçim soru hoca! Böyle şey mi olur? Elbette Allah bir. Tövbe tövbe! İmam devam ediyor:
- Ben Hazret! Muhammed in son peygamber olduğuna inanıyorum, içinizde başkasına son peygamber diye veya başkasına benim peygamberim diye inanan var mı?
- Neûzübillah!... Bu da nereden çıktı yavrum. Sen deli misin? Elbette Hz. Muhammed son peygamber ve hepimizin peygamberi!
- Ben Hazreti Ali ve Ehl-i Beyt’i çok seviyorum! İçinizde sevmeyen var mı?
Kıyamet kopuyorcasına cevaplar veriliyor. Herkes şaşkın. İmam devam ediyor:
- Komşular, önce Allah beni affetsin, sonra da sizler beni affedin. Ben sizler hakkında yanlış şeyler düşünmüştüm. İyi ki sizlerle konuştum. Yoksa çok büyük bir hata edecekmişim. Şimdi beni iyi dinleyin. Ben Amasyalıyım. 17 yaşındayım. Bu arada, cebinden mahkeme kararının yazılı olduğu kağıdı çıkartıyor, göstererek:
- Yaşım küçük olduğu için ben hâkim kararıyla memur oldum. Hâkim bana mahkemede para saydırdı, aklı eriyor, memur olabilir dedi ve bu kararı verdi. Şimdi beni iyi dinleyin!
Herkes şaşkın, heyecanlı ve sanki nefes almıyormuş gibi bir sessizlik içinde gözler ve kulaklar alabildiğine açık...
- Önce şunu söyleyeyim. Çocuğu gönderdik, imamlığı beceremedi, dedirtmem. Yani kendime lâf getirtmem. İkincisi de, bu köye "gâvur köyü" dedirtmem. Çünkü ben neye inanıyorsam, sizler de aynen ona inanıyorsunuz. Ben neyi seviyorsam, sizler de onu seviyorsunuz! Allah beni affetsin. Sizler de hakkınızı helâl edin.
Herkes karışık duygu ve düşünceler içinde iken, imam devam ediyor:
- Allah’ı seven herkes sabah kahvaltısını yaptıktan sonra eline bir kazma bir kürek alıp caminin yanına gelsin!
Toplantı bitiyor. Ertesi gün kuşluk vakti caminin yanı ana baba günü. İmam, Allah Muhammed ve Ehl-i Beyt aşkına eski ve harap durumdaki camiyi yıktırıyor. Hine bir odun parçası alıp, caminin yeni temel yerlerini işaretliyor ve ilk kazmayı vuruyor.
Muhtar, kolundan çekip tutuyor ve;
- Allah, Muhammed, Ehl-i Beyt derken bu fukara köylüleri coşturdun, fakat evlâdım bu köy fakirdir, kazadaki çarşı camii gibi temel çizdin. Biz bu camiyi yapamayız, diyor. Ama lâfını dinletemiyor.
Bu arada müftülük de bu köydeki kadroya ihtiyaç olmadığına dair yazısını gönderiyor. Aradan geçen dört aylık bir zaman. Madem imama ve kadroya ihtiyaç yok, bizim giden imam ne yapıyor, çalışmadan mı para alıyor, telâşı başlıyor ve durumun tesbiti için görevlendiriliyorum.
Köye gittiğimde altıncı ay bitmiş. Pırıl pırıl bir cami. Düzce’den getirilen mihrap ve minber aynı güzellikte... Köyde muhtarın babası ile birlikte dolaşıyoruz. Evlere, avlulara girip hanımlara sorular soruyorum. Ben Ankara’dan geldim, köyünüze Kuran kursu açsak gelir, ya da çocuğunuzu gönderir misiniz? Kime sordumsa, tesadüf bu ya, hepsi Kuran okumayı bildiklerini söyledi. Meğer imam köyde 35 kişiye Kuran okutmuş, ilmihal bilgileri öğretmiş. Bu arada ceketinin düğmesi ilikli, kravatlı bir genç elimi sıkıyor. Köyümüzün imamı diye tanıtıyorlar. Buğday benizli, mahcup bir delikanlı..
Yemekte, bu işi nasıl başardığını soruyorum. Köylüler cevap veriyorlar. Yukarıdaki hikayeyi onlar anlattı. Yemeğin sonunda rica ediyorum ve Muhtarın babası yemek duası okuyor:
"- Muhammed güldür, gayrisi küldür..." İşittiğim bu en güzel dua örneğini, utanıp tekrarlatıp yazamıyorum.
Köyden ayrılmak üzere iken;
- Bu çocuk görevini yapmış, bunu alalım da yaşlı birini verelim, diyorum.
Muhtarın Babası:
- Aman Müfettiş Bey, bu çocuk köye Müslümanlığı getirdi. Şimdi bunu alır, yerine bir yaşlısını verirsiniz, o da şansımıza yobazın birisi çıkarsa, köylü yeniden eskisine döner, diyor.
Gülderesi İmamı Mustafa, o günlerde nişanlıymış, nişanlısı da köye gitmem diyormuş. Köylüler hep birlikte gidip, elini ayağını öpelim, gelini ikna edelim. Köyümüzden ayrılma, diyorlardı.
Gülderesi bu düğünü gördü mü görmedi mi, bilemiyorum. Ama bildiğim birşey var, o da Gülderesi imamının dediğidir:
- Ne kendimize lâf getirip, bu çocuk bu işi yapamadı, ne de bu köy "gâvur köyü" dedirtmemek...

***
Abdulkadir SEZGİN - Din Hizmetleri Müşaviri
GÜLDERESİ İMAMI adlı yazısından 

Kaynak : Diyanet Dergi

Yorumunuzu yazın

Daha yeni Daha eski

Sponsor



Sponsor